31 Temmuz 2008 Perşembe

Genç Werther'in Acıları...

12 Ağustos

Kesinlikle; Albert, gök kubbe altındaki en iyi insan. Dün harika bir konuşma geçti aramızda. Ona uğrayıp hoşça kal diyecektim; çünkü at sırtında dağlarda gezmek istiyordum -zaten şu anda sana oradan yazıyorum- ve odasında bir aşağı bir yukarı dolaşırken gözüme tabancaları ilişti. “Tabancaları yolculuğum için ödünç ver bana.” dedim.

“Nasıl istersen,onları doldurma zahmetine katlanırsan; ben onları öylesine bulunduruyorum,” dedi. Silahlardan birini aldım; Albert devam etti: “Dikkatsizliğim bana berbat bir oyun oynadığından beri bu aletlerle hiç ilgilenmek istemiyorum.” Hikayeyi merak ettim ve öğrenmek istedim. “Üç ay taşradaki bir arkadaşımın yanında kaldım,” diye anlatmaya başladı. “Bir çift tabancam vardı ve dolu olmadıkları için rahatça uyuyabiliyordum. Bir gün, yağmurlu bir öğle sonrası boş boş otururken nasıl oldu da, saldırıya uğrayabiliriz, tabancalara ihtiyacımız olur filan diye aklıma geldi bilmiyorum. Anlarsın işte! Tabancaları temizlesin ve doldursun diye uşağa verdim; o da kızlarla şakalaşmaya başlamış ve kızları korkutayım derken -nasıl oldu Tanrı bilir- harbi daha namludayken tabanca ateş almış , kızlardan birinin tam sağ eline isabet etmiş ve kızın başparmağını koparmış. Hem ağlamaları, sızlanmaları dinlemek zorunda kaldım hem de tedavinin parasını üstlendim; o günden beri dolu silah bulundurmuyorum. Sevgili arkadaşım, dikkat nedir ki? Tehlike. Gerçi...” bilirsin; şu 'Gerçi' sözcüğünü kullanmadıkları sürece insanlarla aram iyidir; çünkü, her genel kuralın istisnaları bulunduğu kendiliğinden anlaşılan bir gerçek değil midir! Ama insan iste bu kadar adildir. Acele, genel geçer, yarı dolu bir söz söylemiş olduğuna inanınca sonuçta konudan geriye hiçbir şey kalmayana kadar, seni sınırlandırır, değiştirir ve tartıp durur.

İşte Albert bu vesileyle söylenenleri telaşla derinlemesine ele aldı: bense, ani bir hareketle tabancanın namlusunu alnıma, sağ gözümün üstüne üstüne dayadım.
“Sakın!” dedi Albert ve tabancayı indirdi: “Ne yapıyorsun?”
“Dolu değil ki!” dedim.

“Ne olursa olsun.” diye cevap verdi: “Bir insanın kendini öldürecek kadar budala olabilmesini aklım almıyor; bunu düşünmek bile istemiyorum.”

“Siz insanlar,” diye bağırdım. “Bir konudan söz etmek için, hemen bu budalacadır, şu akıllıcadır, bu iyi, şu kötüdür, demek zorundasınızdır! Bu ne anlama geliyor? Yargıladığınız eylemin içsel koşullarını araştırdınız mı? Eylemi ortaya çıkaran, onu bir zorunluluk haline getiren nedenleri kesin olarak biliyor musunuz? Eğer öyle yapmış olsaydınız yargılarınızda bu kadar aceleci olmazdınız.”

“Ama motifleri ne olursa olsun kimi eylemler utanç verici olmaktan kurtulamaz,” dedi Albert. Ben omuzlarımı silktim ve ona hak verdim.

“Ama,” diye devam ettim. “Bu durumda da istisnalar vardır. Doğru, hırsızlık yapmak kötü bir şeydir, ama birinin yakınları açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıyaysa ve o kimse onları kurtarmak için hırsızlık yapmışsa merhamet mi, yoksa ceza mı hak etmiştir? Haklı bir öfkeyle sadakatsiz karısını ve onu aşağılık bir şekilde baştan çıkaran erkeği öldüren kocaya ya da aşkın karşı konmaz kendinden geçen bir kıza ilk taşı kim atar?”* Bu soğukkanlı ve kılı kırk yaran yasalarımız bile etkilenip ceza vermekten kaçınırlar.”

“Bu tamamen başka bir şey,” diye karşılık verdi Albert. “Çünkü tutkuların etkisine kapılan bir insan düşünme gücünü yitirir ve ona bir esrik, bir deli gözüyle bakılır.”
Gülümseyerek yüksek sesle, “Ah siz mantıklı insanlar” dedim; “Tutku! Esriklik! Delilik! Siz ahlak sahibi insanlar öylesine ilgisiz, öylesine kayıtsız görünüyorsunuz ki! Ayyaştan yakınıp aklı başında olmayanı aşağılıyorsunuz; bir rahip gibi yanlarından geçiyor ve nasıl Tanrı'ya şükrediyorsa sizi de onlar gibi yaratmadığı için Tanrı'ya öyle şükrediyorsunuz.** Ben kaç kez sarhoş oldum, tutkularım hiçbir zaman delilikten uzak değildi ve bunlardan pişmanlık duymuyorum: Çünkü anladım ki, büyük işleri, imkansızı başaran olağanüstü insaları eskiden beri sarhoşlar ve deliler olarak ilan etmek gerekiyordu.

“Ama gündelik hayatta bile, hemen hemen az çok özgürce, asilce ve beklenmedik bir biçimde gerçekleştirilen bir eylem görüldüğünde, her zaman bunu yapan için, 'Bu adam sarhoş, bir deli!' denilmesi dayanılmaz bir tavırdır. Utanın ayıklar! Utanın bilgeler!”

“Bu da yine vehimlerinden biri,” dedi Albert, “Her şeyi abartıyorsun ve en azından bu durumda kesinlikle haksızsın; çünkü şu anda sözünü ettiğimiz intiharı büyük eylemlerle karşılaştırıyorsun. Halbuki intihar, zayıflıktan başka bir şey olarak değerlendirilemez. Çünkü acılarla dolu bir hayata dirençle katlanmak yerine ölmek daha kolaydır.” Konuyu artık kesecektim; çünkü ben bütün kalbimden gelerek konuşurken önemsiz, beylik bir laf ortaya atan biri kadar hiçbir şey beni çileden çıkartamaz.

Ama kendimi toparladım; çünkü kaç kez başıma gelmişti bu ve kaç kez sinirlenmiştim. Ona biraz da hiddetle karşılık verdim: “Buna zayıflık mı diyorsun? Rica ediyorum, görünüş seni aldatmasın. Dayanılmaz bir despotun boyunduruğu altında inleyen bir halk sonunda başkaldırıp zincirlerini parçalarsa buna zayıflık mı diyeceksin? Evinin yanmasının yarattığı korkuyla bütün gücünün yoğunlaştığını hissedip, sakin bir ruh haliyle yerinden kıpırdatamıyacağı ağırlıkları kolayca dışarı taşıyan ya da bir hakeretin verdiği öfkeyle altı kişiye birden saldırıp onları alteden bir insana zayıf denebilir mi? Ve de sevgili arkadaşım çabalamak, direnmek güçlü olmaksa, aşırı duygusal gerilim niçin bunun tam tersi olsun?”

Albert bana baktı ve dedi ki: “Kusura bakma, ama verdiğin örnekler sanırım konumuz için uygun değil.”

“Belki öyledir,” dedim. “Akıl yürütmelerimizin hoş bir gevezeliğe benzediğini ilk kez duymuyorum O halde, aslında hoş bir yük olarak hissedilen hayatı sırtından atan birinin nasıl bir duygu içinde bulunduğuna bir bakalım. Çünkü ancak hissedebildiğimiz bir konuda konuşabilme hakkına sahibiz.”

“İnsanın doğasının (tabiatının) sınırları vardır. Sevince, kedere, acılara ancak belli bir dereceye kadar dayanabilir ve o derece aşılırsa insan yok olur. Yani burada söz konusu olan, birinin güçlü ya da zayıf olup olmadığı değil, acılarının büyüklüğüne ne kadar dayanabildiği sorusudur! Hem ahlaki hem fiziki anlamda. Bence, kötü bir hastalık ateşinden dolayı ölen birine korkak demek ne kadar şaşırtıcıysa, kendi hayatına son veren birine korkak demek de o kadar şaşırtıcı olacaktır,” diye devam ettim.

“Çelişkili, çok çelişkili!” diye haykırdı Albert.

“Hiç de sandığın kadar değil,” diye karşılık verdim: “Kabul edersin ki, ölümcül bir hastalık dediğimizde, insanın doğasının bir daha kendisini toparlayamadığı, küçük, şanslı bir devrimle hayatın alışıldık seyrinin yeniden sağlanamadığı, bir bünyenin bütün gücünü tüketen ya da onu etkisiz hale getiren hastalığı kastederiz.”

“Şimdi, sevgili arkadaşım, dediklerimi insanın tinsel yanına uygulayalım. İnsana, kendi sınırlanmışlığı içinde bakıp edindiği izlenimlerin ona nasıl etki ettiğini, düşüncelerin onda nasıl kök saldığını görelim, sonunda gittikçe büyüyen bir tutku, o insanın bütün sakin akıl yetilerini başından alıp götürür ve onu yok eder.”
“Kayıtsız, aklı başında bir insanın bu zavallının durumunu gözardı edip ikna etmek için onunla konuşması bir işe yaramaz; tıpkı hasta yatağının yanı başında duran sağlıklı bir insanın, kendi bünyesinin gücü sayesinde hastaya en küçük bir katkıda buyulanamayışı gibi.”

Albert söylediklerimi fazlasıyla genel buldu. Ona, bir süre önce, ırmakta cesedi bulunan genç bir kızı hatırlattım ve onun başından geçenleri anlattım. “Ev işlerinin oluşturduğu dar çerçevede belirli haftalık uğraşların içinde yetişmiş olan, ancak zaman içinde edindiği elbiseleri giyinip kuşanıp akranlarıyla pazar günleri kentin çevresinde gezintiye çıkmaktan, fırsat buldukça festivalde dansa gitmekten başka herhangi bir eğlenceyi hayal edemeyen ve diğer zamanlarını, herhalde candan ve yürekten katılarak, bir arkadaşıyla olup bitmiş bir atışma, bir dedikodu hakkında konuşarak geriren bu iyi kalpli, genç varlık sonunda ateşli doğasında, erkeklerin iltifatlarıyla da kışkırtılınca daha içten ihtiyaçlar duymaya başlıyor; önceleri sevinci olan eğlenceler, gitgide tatsızlaşıyor, derken hiç bilinmeyen bir duygu onu karşı konulmaz bir biçimde başka bir insana sürüklüyor ve o bütün umutlarını bu insana yüklüyor, onun sayesinde çevresindeki bütün dünyayı unutuyor, o biricik kimseden başka kimseyi duymuyor, görmüyor ve hissetmiyor; özlemi, yalnızca o biricik sevgilidir. Kendini beğenmişliğe dayanan geçici ilişkilere hiç girmemiş olduğu için henüz duygularındaki içtenliği koruyan bu kız, arzularıyla dolaysız olarak amaca yöneliyor, sevgilisine ait olmak istiyor. Dileği, biricik sevgilisine sonsuza kadar bağlanıp yokluğunu duyduğu bütün mutluluğu onda bulmak, özlemini duyduğu bütün sevinçleri onunla bir arada yaşamaktır. Bütün ümitlerin gerçekleşeceğine dair, şüphe bırakmayana kadar tekrar edilen yeminler, arzularını kamçılayan cesur okşayışlar, kızın ruhunu tamamen sarmaya başlıyor; bütün sevinçlerin önsezisiyle bilinci bulanıklaşıyor ve gerilimi en yüksek düzeye ulaşıyor. O anda, bütün isteklerini gerçekleştirmek üzere kollarını açtığında ise sevgilisi onu terk ediyor. Donmuş, aklı başından gitmiş bir halde uçurumun kenarında duruyor; çevresi tümüyle karanlık, çıkış yok, teselli yok, gelecek yok! Çünkü ona var olduğunu hissettiren o tek kişi tarafından terk edilmiştir. Önünde açılan engin dünyayı, yütürdüklerini ona geri verebilecek olan başka birçok insanı göremez artık. Bütün dünya tarafından terk edilmiş, yapayalnız hisseder kendini ve artık kördür, yüreğinin korkunç kederi tarafından köşeye kıstırılmıştır; kendini uçurumdan aşağıya atar ve böylece onu kucaklayan ölümde, tüm acılarını boğuverir. Görüyor musun Albert, işte birçok insanın öyküsü böyle! Söyle, bu bir hastalık durumu değil midir? Doğa, bu karmakarışık ve çelişkili güçlerin labirentinden bir çıkış yolu bulamıyor ve insan ölüp gidiyor.

“Bu kıza bakıp onu budala olarak nitelendirebilenlere lanet olsun! 'Bekleseydi' diyecekler, 'zamanın, etkisini göstermesine izin verseydi çaresizliği gittikçe azalacaktı ve sonunda, onu teselli edebilecek başka biri ortaya çıkacaktı.' O halde şu da söylenebilir:Budalaya bak, ateşi onu öldürdü! Gücünün yerine gelmesini, bedenindeki sıvıların arınmasını, kanındaki kargaşanın dinmesini bekleseydi her şey yoluna girecekti ve bugün hala yaşıyor olacaktı!”

Karşılaştırmamı yeterince kesin bulmayan Albert bazı eleştirilerde bulundu, örneğin; yalnızca cahil bir kızmış anlattığım; mantıklı, olguları değerlendirebilen birinin nasıl mazur gösterilebileceğini anlamadığını söyledi.

“Arkadaşım” diye haykırdırm: “İnsan insandır ve birinin sahip olduğu o birazcık aklın tutku fırtınaları estiğinde, dolayısıyla insan olmanın sınırlarına varıldığında pek etkisi olmaz. Hatta... neyse, bu konuyu başka zaman konuşalım.” dedim ve şapkamı aldım. Ah, yüreğim dolup taşmıştı ve birbirimizi anlamadan ayrıldık; zaten bu dünyada kimse kimseyi kolay kolay anlamıyor ki!


*Joanna İncili 8, 7 : “Aranızda günahsız olan kimse ilk taşı o atsın.”
**Lucas 10, 31 : “Ama aşağı yukarı şöyle oldu ki, bir rahip ayrı yoldan aşağı iniyordu ve onu görünce, önünden geçti.” Sofu durup kendi kendine dua etti: “Başkaları gibi olmadığım için sana şükürler olsun tanrım.” Lucas, 18, 11.

23 Temmuz 2008 Çarşamba

hey Barış Abi aşk olsun, aç koynuna kuş konsun...

Amanın ne de tatlı çocuklar... Maşallah Süphanallah...

-Bu saçlara nasıl bakıyosun sen ?

-Böyle...

19 Temmuz 2008 Cumartesi

Şeyh Bedrettin (14. ve Son Bölüm...)

14.
Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan seyhimin
çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.
Yağmur çiseliyor.

Nazım Hikmet

14 Haziran 2008 Cumartesi

İlginç Bir Hikaye...

Aaron Hacker’in emlak bürosunun önünde New York plakalı kırmızı, spor bir araba durdu. Arabadan inen şişman adam, büroya doğru yürüdü. Sıcaktan ter, ince elbisesinin üstüne kadar çıkmıştı. 50 yaşında görünüyordu. Yüzü heyecandan kızarmış, fakat kısık gözlerindeki kararlı, donuk bakış değişmemişti. İçeriye girince başıyla Aaron’a selam verdi.
- ”Bay Hacker?” Aaron gülümseyerek, - ”evet benim, sizin için ne yapabilirim. Bay..?” Şişman adam,
- ”Dill” diyerek kendisini tanıttı. ”Zamanım çok az, hemen konuya girsek iyi olacak.” dedi.
- ”Benim için de iyi olur Bay Dill. İlgilendiğiniz belli bir yer var mı?”
- ”Doğrusunu isterseniz, evet. Kasabanın kenarındaki eski bina.”
- ”Sütunlu ev mi?”
- ”Ta kendisi. Yanılmıyorsam üzerinde SATILIK tabelası var.” Aaron kuru bir sesle,
- ”Evet, bizim satış listemizdedir.” Kalınca bir defterin yapraklarını karıştırdı. Sonra daktilo ile yazılmış bir sayfayı işaret etti: ”160 yıllık bina. 8 odası, 2 banyosu, otomatik gaz fırını, geniş terasları, çevresinde ağaçları var. Çarşıya, okula yakın. 750.000 dolar.”diye okudu ve ekledi: - ”Hala ilgileniyor musunuz?” Adam oturduğu yerde rahatsız olmuş gibi kıpırdandı. “Neden olmasın. Olumsuz bir yanı mı var?” Aaron, “Aslına bakarsanız,” dedi. “Bu evi defterime yalnızca yaşlı Sade Grim’in hatırı için kaydettim.Ev asla onun istediği kadar etmez. Uzun zamandır onarım görmemiş çok eski bir binadır. Kirişlerden kimi bir kaç yıl içinde çökecek durumda. Bodrumu ise yılın yarısında su ile doludur.”
- ”Öyleyse sahibesi neden bu kadar çok istiyor.” Aaron omuz silkti. “Herhalde kendisi için manevi değeri olacak. Çok eskiden beri ailesine aitmiş.” Şişman adam gözlerini yerde gezdirdi. “Bu çok kötü.” dedi. Başını kaldırıp Aaron’a baktı ve çekingen bir biçimde gülümsedi. “Hoşuma gitmişti. O, nasıl söylesem bilemiyorum, tam aradığım evdi.” Aaron güldü. “100.000 dolara belki iyi bir alışveriş olurdu ama, 750.000 dolara...Sanırım Sade’in düşüncesini de anlıyorum. Hiç bir zaman fazla parası olmadı. Kendisine kentte çalışan oğlu bakıyordu. Sonra adam 5 yıl önce öldü. Onun için ev satmanın akıllıca bir iş olacağını biliyor. Fakat gönlü bir türlü evden ayrılmaya razı olamıyor. Bu yüzden eve kimsenin almaya yanaşamayacağı bir fiyat koyuyor. Böylece kendini avutuyor.” Üzgün bir ifade ile başını salladı.”Dünya ne kadar garip değil mi?” Dill soğuk bir sesle “Evet.” dedi. Sonra ayağa kalktı. “Kendisini bulup fiyatı biraz düşürmesini isteyeceğim.” Otomobilini Bn.Grim’in evinin önündeki yıkık dökük çürümüş tahta parmaklıkların önüne park etti. Evin çevresini tümüyle yabani otlar kaplamıştı. Kapıya çıkan kadın kısa boylu, beyaz saçlı idi. Yüzündeki hatlar, küçük inatçı görünüşlü çenesine kadar iniyordu. Havanın sıcak olmasına karşın sırtında kalın, yün bir örme hırka vardı.
- ”Bay Dill olmalısınız.”dedi, “Aaron Hacker buraya gelmekte olduğunuzu telefonda söyledi. İçeri girmez misiniz?”
- Dill, “Dışarısı korkunç derecede sıcak.” diye söylendi.
- ”Öyleyse içeri girin. Buzluğa biraz limonata koymuştum. İçeriz.” İçerisi loş ve serindi. Panjurlar kapatılmıştı. Eski tarz geniş koltuklarla döşenmiş büyük bir salona girdiler. Yaşlı kadın ellerini sıkı kenetleyerek sallanan bir sandalyeye oturdu. Şişman adam öksürdü...
- “Bn. Grim, az önce emlakçınız ile konuştum.” Kadın,”Tümünden haberim var.” diye sözünü kesti.
- “Aaron fikrimi değiştirebileceğiniz düşüncesi ile sizi buraya yollamakla akılsızlık etmiş. Doğrusunu isterseniz amacımın bu olduğuna da pek emin değilim.”
- ”Bayan Grim, sizinle biraz konuşabileceğimi sanmıştım.” Bn. Grim sallanan sandalyesini gıcırdatarak arkasına yaslandı.
- ”Konuşmak için para alınmaz, ne istiyorsanız söyleyin.”
- ”Evet, haklısınız.” Adam beyaz bir mendille yüzünün terini sildi.
- ”İzin verirseniz anlatayım. Bir iş adamıyım. Bekarım.Uzun yıllar çalıştım ve iyi bir servet yaptım. Artık dinlenmeyi hak ettim. Yaşamımın sonlarını geçirebileceğim sakin bir yer arıyorum. Burayı sevdim. Bir kaç yıl önce Albany’ye giderken buradan geçmiştim. O zaman bir gün buraya yerleşebileceğimi düşünmüştüm. Bugün kasabadan tekrar geçerken, burayı gördüm. Tam istediğim yerdi.”
- ”Burayı ben de severim, Bay Dill. Böyle oldukça yüksek bir fiyat isteyişimin nedeni de bu zaten.” Dill gözlerini kaldırıp yaşlı kadına baktı.
- “Oldukça yüksek bir fiyat değil mi? Kabul etmelisiniz ki Bn.Grim, bu günlerde böyle bir ev en fazla...” ”Yeter.” diye bağırdı kadın.
- “Bay Dill bu konuda sizinle kesinlikle tartışmak istemiyorum. Eğer istediğim parayı vermeyecekseniz, üzerinde durmayalım.”
- ”Fakat, Bn. Grim.”
- ”İyi günler Bay Dill.” Adamın da aynı şeyleri yapmasını belirten bir tavırla ayağa kalktı. Fakat adam kalkmadı.
- “Bir dakika bayan, delilik olduğunu biliyorum ama, istediğiniz parayı ödeyeceğim.” Yaşlı kadın uzun süre adama baktı.
- “Emin misiniz, Bay Dill?”
- ”Kesinlikle, yeterince param var. Eğer evi satmanızın tek yolu buysa, parayı alacaksınız.” Grim hafifçe gülümsedi.
- ”Sanırım limonata iyice soğumuştur. Size getireyim. Siz içerken ben de evi anlatırım.” Kadın elinde tepsi ile geriye döndüğünde Dill yine mendille alnındaki terleri siliyordu.Limonatayı zevkle yudumlamaya başladı. Yaşlı kadın sallanan sandalyesine yaslanırken
- “Bu ev.” Diye söze başladı. ”1902’den beri aileme aittir. Kasabadaki en sağlam ev olmadığını da biliyorum. Oğlum Michael doğduktan sonra bodrumum su bastı. O günden bu yana da bir türlü kurutamadık. Aaron bazı yerlerin çürüdüğünü de söylüyor. Yine de bu eski evi severim. Bilmem anlatabiliyor muyum?”
- Dill, “Evet.” dedi.
- ”Michael 9 yaşında iken babası öldü. Ondan sonra sıkıntılar başladı. Michael belki de benden çok babasını özlüyordu. Çok vahşi ve haşin bir çocuk olmuştu. Liseyi bitirince kasabayı terk edip kente gitti. Çok hırslı bir insandı. Kentte ne yaptığını bilmiyorum. Fakat başarıya ulaşmış olmalıydı. Bana düzenli para gönderirdi.” Gözleri nemlenmişti. ”Kendisini 9 yıl görmedim. Dokuz yıl sonra geldiğinde başı dertte idi. Zayıf ve yaşlanmış bir durumda bir gece yarısı çıka geldi. Yanında ufak, siyah bir valizden başka bir şey yoktu. Valizi elinden almak istediğim zaman bana vurdu. Bana, annesine vurdu. Ertesi gün bir kaç saat için evi terk etmemi söyledi. Ne yapmak istediğini açıklamadı. Döndüğümde valiz ortadan yok olmuştu.” Şişman adam gözlerini limonata bardağına dikmiş öylece dinliyordu. ”O gece evimize bir adam geldi. İçeriye nasıl girdiğini bilmiyorum. Michael’ın odasından sesler duydum. Oğlumun içinde bulunduğu tehlikenin ne olduğunu öğrenmek istiyordum. Kapının arkasından dinlemeye çalıştım. Fakat yalnızca bağrışmalar tehditler ve...” Bir an durakladı. Omuzları sarsılıyordu... ”...ve bir silah sesi duydum.” diye devam etti. “İçeriye girdiğim zaman yatak odasının penceresi açıktı ve yabancı gitmişti. Michael’ımda yerde yatıyordu. Ölmüştü. Tüm bunlar bundan 5 yıl önce oldu. Ondan sonra polis bana olanları anlattı. Michael ve tanımadığım o adam birçok suç işlemişler. Bir sürü yerlerden bir kaç milyon dolar çalmışlar. Michael parayı alıp kaçmış. Parayı bu evde, hala bilemediğim bir yerde saklamıştı. Sonra diğer adam hissesini almak için oğlumu arayıp bulmuştu. Paranın yok olduğunu görünce de oğlumu öldürmüştü.” Başını kaldırıp adama baktı. ”İşte o zaman evimi 750.000 dolara satışa çıkardım. Bir gün oğlumun katilinin döneceğini biliyordum. O bir gün gelip fiyat ne olursa olsun evi almak isteyecekti. Bütün yapacağım, yaşlı bir kadının köhne evine bu kadar çok para vermeye razı olacak adamı buluncaya kadar beklemekti.” Sandalyesini ağır ağır sallıyordu. Dill bardağı yere bıraktı, diliyle dudaklarını yaladı.”Uf!” dedi. Bu limonata çok acı...” Bakışları canlılığını kaybetti, hafif titreme ile başı, omzunun üzerine cansız düştü.
__________________

12 Haziran 2008 Perşembe

"Batmak cam kırıkları veya güneşler gibi..."


Gün ağırlaştıkça kızıllaşan
Batan güneş mi yoksa güzel yüzün mü,
Yoksa karaciğerimde biriktirdiğim kanlı hüzün mü?
Evet, sadece gün değil ağırlaşan
Göz kapaklarım da eşlik ediyorlar ona,
Ve yüreğim ayla beraber kabaran sulara...


Gece ve sen,
Kararan ruhum ve dünyam.
Güneş ve sen,
Işıklarla doluyor içim, dışım.
Ve nihayet sadece sen..
En zararlısı, en vazgeçilmezi,
En acıtanı, en batanı,
Veya hiç batmayanı...

7 Haziran 2008 Cumartesi

Üstatlardan bie kaç şaheser...

DESEM Kİ
Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır,
Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor,
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini,
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını,
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm,
Sende tattım yemişlerin cümlesini.
Desem ki sen benim için,
Hava kadar lazım,
Ekmek kadar mübarek,
Su gibi aziz bir şeysin;
Nimettensin, nimettensin!
Desem ki...
İnan bana sevgilim inan,
Evimde şenliksin, bahçemde bahar;
Ve soframda en eski şarap.
Ben sende yaşıyorum,
Sen bende hüküm sürmektesin.
Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
Rüzgârlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber.
Günlerden sonra bir gün,
Şayet sesimi farkedemezsen,
Rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden,
Bil ki ölmüşüm.
Fakat yine üzülme, müsterih ol;
Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini,
Ve neden sonra
Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede,
Hatırla ki mahşer günüdür
Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.
Cahit Sıtkı Tarancı


BÜLBÜL
-Basri Bey oğlumuza-
Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;
Nihayet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
Şehirden kaçmak isterken sular zaten kararmıştı,
Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdiyi sarmıştı.
Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hılkat kesilmiş lâl...
Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl
Muhîtin hâli "insâniyyet"in timsâlidir, sandım;
Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neden andım!

Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd,
O müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu
Ki vâdiden bütün, yer yer, enînler çağlayıp durdu.
Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi;
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûya Sûr-i Mahşerdi!

-Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin ?
0 zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun,
Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin, hânmânın şen, için şen, kâinatın şen.
Hazansız bir zemin isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın,
Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.
Değil bir kayda, sığmazsın - kanadlandım mı - eb'âda;
Hayâtın en muhayyel gayedir ahrâra dünyâda,
Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır?
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?
Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım:
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
Bugün bir hânmansız serseriyim öz diyârımda!
Ne husrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,
SALÂHADDÎN-İ EYYÛBÎ'lerin, FATİH'lerin yurdu.
Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde OSMAN'ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!
Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden YILDIRIM Hân'ın;
Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri ORHAN'ın!
Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş!
Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem...
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!

(*) [Safahât, Yedinci Kitap]

(*) Bu şiir yazılırken Yunan istilâsı altındaki topraklarımızhususiyle Bursa'ya dair elîm haberler geliyordu; tetkikine de imkân yoktu.

Mehmet Akif ERSOY


İKİ KALP

İki kalp arasında en kısa yol:
Birbirine uzanmış ve zaman zaman
Ancak parmak uçlarıyla değebilen İki kol.

Merdivenlerin oraya koşuyorum,
Beklemek gövde gösterisi zamanın;
Çok erken gelmişim seni bulamıyorum,
Bir şeyin provası yapılıyor sanki.

Kuşlar toplanmışlar göçüyorlar
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
Cemal SÜREYA



FAHRIYE ABLA
Hava keskin bir komur kokusuyla dolar.
Kapanirdi daha gun batmadan kapilar.
Bu, afyon ruhu gibi baygin mahalleden,
Hayalimde tek cizgi bir sen kalmissin, sen!
Hulyasindaki genis aydinliga gulen
Gozlerin, dislerin ve ak pak gerdaninla
Ne guzel komsumuzdun sen, Fahriye abla!

Evimiz kutu gibi kucucuk bir evdi,
Sarmasiklarla balkonu ortuk bir evdi;
Gunesin batmasina yakin saatlerde
Yikanirdi golgesi kuytu bir derede;
Yaz, kis yesil bir saksi itir pencerede;
Bahcende akasyalar acardi baharla,
Ne sirin komsumuzdun sen, Fahriye abla!

Once upuzun, sonra kesik sacin vardi;
Tenin bugdaysi, boyun bir basak kadardi;
Icini giciklardi butun erkeklerin,
Altin bileziklerle dolu bileklerin.
Acilirdi ruzgarda kisa eteklerin;
Acik sacik sarkilar soylerdin en fazla,
Ne capkin komsumuzdun sen, Fahriye abla!

Gonul verdin derlerdi o delikanliya,
En sonunda varmissin bir Erzincanliya.
Bilmem simdi hala bu ilk kocanda misin?
Hala daglari karli Erzincan'da misin?
Birak, gecmis gunleri gonlum hatirlasin;
Hatirada kalan sey degismez zamanla,
Ne vefali komsumizdun sen, Fahriye abla!
Ahmet Muhip Diranas

AKINCILAR
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik
Haykırdı ak tolgalı beylerbeyi ``ilerle''
Bir yaz günü geçtik tunadan kafilelerle
Şimşek gibi atıldık bir semte yedi koldan
Şimşek gibi Türk atlarının geçtığı yoldan
Bir gün yine doludizgin atlarımızla
Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla
Cennette bu gün gülleri açmış görürüzde
Hala o kızıl hatıra gitmez gözümüzde
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik
Yahya Kemal BEYATLI


ENDÜLÜS'TE RAKS

Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...
Şevk akşamında Endülüs üç def' kırmızı...

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.
İspanya neş'esiyle bu akşam bu zildedir.

Yelpâze çevrilir gibi birden dönüşleri,
İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri...

Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;
İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.

Alnında halka halkadır âlşüfte kâkülü,
Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü...

Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir;
İspanya varlığıyle bu akşam bu güldedir.

Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi;
Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi...

Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli...
Şeytan diyor ki sarmalı, yüz kerre öpmeli..

Gözler kamaştıran şala, meftûm eden güle,
Her kalbi dolduran zile, her sîneden: "Ole!"

Yahya Kemal BEYATLI


SÜLEYMANİYE'DE BAYRAM SABAHI

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mubarek, ne garib alem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu...
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sükünette karıştıkça karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya.
Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor.

Ordu-milletlerin en cok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah'ına bir böyle yapı.
En güzel mabedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayal ettiği mimarının.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmis Istanbul'un ufkunda bu kudsi tepeyi;
Taşımış harçını gaazileri, serdarıyle,
Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimariyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevi bir kapı açmıs buradan gökyüzüne,
Taa ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları..

Bir neferdir bu zafer mabedinin mimarı.
Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum;
Bir zaman hendeseden abide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi,
Senelerden beri ru'yada görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!

Gördüm on safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbir'i
Ne kadar saf idi simasi bu mu'min neferin!
Kimdi? Banisi mi, mimarı mı ulvi eserin?
Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşıyan varisi hem sahibi o,
Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettigimiz yerlerde.

Karşı dağlarda tutuşmus gibi gül bahceleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
Gökte top sesleri var, belli, derınden derıne;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
Üsküdar'dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı?
Bursa'dan, Konya'dan, İzmir'den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, taa Beyazıd'dan, Van'dan,
Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mubarek bu seher!
Kadın erkek ve cocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgarını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.

Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosva'dan, Niğbolu'dan, Varna'dan, İstanbul'dan..
Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an;
Belgrad'dan mi? Budin, Eğri ve Uyvar'dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar'dan mi? Tunus'dan mi, Cezayir'den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?

Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.
Cok şükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahi.

Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.
Yahya Kemal BEYATLI



Annabel Lee

Senelerce senelerce evveldi
Bir deniz ülkesinde
Yaşayan bir kız vardı bileceksiniz
İsmi; Annabel Lee
Hiç birşey düşünmezdi sevilmekten
Sevmekten başka beni
O çocuk ben çocuk, memleketimiz
O deniz ülkesiydi
Sevdalı değil karasevdalıydık
Ben ve Annabel Lee
Göklerde uçan melekler
Kıskanırlardı bizi
Bir gün işte bu yüzden göze geldi
O deniz ülkesinde
Üşüdü bir rüzgarından bulutun
Güzelim Annabel Lee
Götürdüler el üstünde
Koyup gittiler beni
Mezarı oradadır şimdi
O deniz ülkesinde
Biz daha bahtiyardık meleklerden
Onlar kıskanırdı bizi
Evet ! Bu yüzden 'Şahidimdir herkes ve deniz ülkesi'
Bir gece rüzgarından bulutun
Üşüdü gitti Annabel Lee
Sevdadan yana kim olursa olsun
Yaşca başca ileri
Geçemezlerdi bizi
Ne yedi kat göklerdeki melekler
Ne deniz dibi cinleri
Hiç biri ayıramaz beni senden
Güzelim Annabel Lee
Ay gelir ışır, hayalin erişir
Güzelim Annabel Lee
Orda gecelerim uzanır beklerim
Sevgilim sevgilim hayatım gelinim
O azgın sahildeki
Yattığın yerde seni...
Edgar Alan POE
Melih Cevdet ANDAY çevirisiyle

10 Mayıs 2008 Cumartesi

Garip Bir Dava

Muhammed bin idris henüz dört yaşındadır. Tevafuk bu ya, o gün kadı efendinin sokaklarından geçeceği tutar. Tam o sıra iki öfkeli adam bir garibi sürükler, kadı efendinin önüne yıkarlar. Muhammed akranlarıyla birlikte hadise mahalline koşar. Davacılardan biri alel acele anlatmaya başlar:
- Efendim biz üç arkadaştık. Birlikte bir iş yaptık ve iyice bir para kazandık. Yalanı yok ya birbirimize itimadımız yoktu. Paramızı hepimizin güveneceği birine ,yani buna emanet ettik ve altını çize çize ,üçümüz birlikte gelmedikçe vermeyeceksin diye tembihledik. Ama o bize hıyanet etti.Kadı yaka paça sürüklenen adama bakar:
- Doğru mu söylüyor bunlar?
- Doğru efendim ama eksik.
- Nasıl yani?
- Evet bunlar dün akşam bana bir kese para bıraktılar ve birlikte gelmedikçe hiçbirimize verme dediler. Ancak henüz 50 adım bile gitmeden içlerinden biri geri geldi ve altınları istedi. Uzaktan Bakın veriyorum diye bağırdım, bu ikisi de kafa sallayıp Tamam dediler. Söyleyin başka ne yapabilirdim ki?Kadı bu kez diğerlerine döner:
- Peki buna ne diyeceksiniz?
- Onu da açıklayalım. Keseyi emanet edip giderken şimdi burada olmayan arkadaşımız aniden durdu. Bütün paramızı emanetçiye bıraktık ama bu akşam ne yiyeceğiz? dedi. Biz de harcanacak kadar bir şeyler almasına izin verdik. Hepsini alıp kaybolacağını nereden bilebilirdik?
- Hımmm şimdi iş vuzuha erdi. Arkadaşınız paraları alıp kaçtı desenize.
- Evet ama biz emanet verdiğimiz adamı tanırız. Ona üstüne basa basa üçümüz birlikte gelmedikçe verme dedik mi, dedik. O da bunu kabul etti mi, etti. Gözünü açaydı, aldanmasaydı. Madem bir saflık yaptı, ceremesini çeksin, bedeli kesesinden ödesin.ödesin demek kolaydır ama delikanlı sözkonusu parayı verecek güçte değildir. Zaten üzgün ve bitkindir. Ağlamamak için dudaklarını ısırır ve büyük bir teslimiyetle boynunu büker. Zor duyulan titrek bir sesle Hatalıyım efendim der, cezama razıyım. Hava bir anda emanetçinin aleyhine döner. Merhametli kadı gözlerini kısar, sakalını sıvazlar. Bir çıkış yolu arar… Arar ama nereye kadar?işte tam o sıra küçük dinleyici bedbin gencin elinden tutar. Ağlama be amca der, kendini niye üzüyorsun ki?- Nasıl üzülmem be gülüm, başıma gelenleri duydun işte.
- Sen gel beni dinle ve de ki: Kese bende.
- Haydi istediğin gibi olsun . Diyelim ki kese bende.
- Emaneti almaları için bunların üç kişi olmaları gerekmiyor mu?
- Gerekiyor.
- Öyleyse söyle onlara getirsinler arkadaşlarını, alsınlar paralarını!Ne berrak bir muhakeme ve ne müthiş zeka değil mi? Eh, yıllar sonra imam-ı şafii diye anılacak bir çocuk başka nasıl olabilir...


Denedim insanını dünyanın
Sabah sabah
Cimrilikle dolu deriler yürüyordu
Başka bir şey göremedim
Sonra
Kanaat kınından bir kılıç çektim.
Keskin tarafıyla onlardan
Ümitlerimi kestim.
-İmam Şâfi-