11 Temmuz 2009 Cumartesi

Hayat Üzerine Düşünceler (Giriş) [1/2]

Tolstoy'un "Hayat Üzerine Düşünceler" adlı kitabının giriş bölümünün ilk kısmı. (İkinci kısım pek yakında...)


Geçimini değirmencilikle sağlayan bir adam hayal edelim. Bu adam, dedelerinden ve atalarından duyduğu biçimiyle değirmenin bütün ayrıntılarından ve onu çalıştırmak için gerekli bütün işlemlerden haberdar olsun. Mekanik biliminden habersiz olan bu adam, tahılın iyi öğütülmesi için değirmenin ötesini berisini kendi bildiği gibi düzenleyip ayarlarken, değirmenin esas kuruluşunu öğrenmeye merak sarar. Ve un dökülen oluktan değirmenin taşlarına, değirmen taşlarından mihverine, oradan da çarklarına geçerek, çarkı döndüren suya ulaşır ve bu değirmenin hareket etmesi hususunda en önemli unsurun akan su olduğunu anlar.

Bu buluşuyla sevinen değirmenci, değirmen taşlarını ihtiyaca göre biraz kaldırmayı ya da indirmeyi, bir çarktaki dönüş hareketini diğerine aktaran kayışları duruma göre sıkmayı ya da gevşetmeyi vb. terk ederek, değirmenin içindeki bütün hareketlerin ilk kaynağı olan suyu incelemeye başlar. Kendi kendine bırakılan değirmen ise bakımsızlıktan yavaş yavaş paslanmaya ve bozulmaya yüz tutar. Yakınında bulunanlar değirmenciye yaptığı yanlışı hatırlatırlar. Değirmenci ise bunları reddederek, en önemli gördüğü ve bütün değirmenin ondan ibaret olduğuna kanaat getirdiği suyu daha bir hararet ve dikkatle incelemeye koyulur. Başkalarının kesin itirazlarına karşı değirmencinin verdiği cevap şudur: “Akan bir su olmazsa değirmen hareket etmez. Değirmeni bilmek için suyun nasıl getirileceğini ve bu suyun ne kadar hareket gücü doğuracağını bilmek gerekir. Sonuç olarak değirmeni bilmek için suyu bilmek lâzımdır.”

Mantıktan ayrılmayan değirmenci, iddiasında ısrarlıdır. Onu hatalı davrandığına ikna etmek için, “bir şeyi muhakeme ederken, muhakemenin kendisi kadar muhakeme edilen konunun da önem taşıdığı”nın ve muhakemenin meyvedar olması için “muhakemenin önce hangi hususta yapılması gerektiği”nin kendisine anlatılması lâzımdır.

Akla yatkın muhakeme ile akla yatkın olmayan bir muhakeme arasındaki fark şudur: akla uygun yapılan muhakemelerde, muhakeme konuları taşıdıkları öneme göre sıralanır ve düzene kavuşturulur. Akla uygun olmayan muhakemelerde ise bu sıralama ve düzen yoktur. Bu sıra ve düzenleme de keyfi ve rast gele bir şey değildir ve özüyle ilgisi olmayan bir muhakeme, son derece mantıklı bile olsa doğru sayılamaz.

Değirmencinin amacı “öğütme” işleminin gerçekleştirilmesiydi. Eğer bu amacı gözden kaçırmadan takip ederse, ulaşacağı sonuç şu olacaktır: “Değirmenin çeşitli parçalarının sıraya konulması ve düzene kavuşturulması.” Değirmencinin muhakemesi asıl amaca uygun düşmezse, son derece mantıkî olsa bile, yine de gerçeğe uygun sayılamaz. Böyle bir muhakeme, Kifi Mevkiyeviç’in “Eğer filler de kuşlar gibi yumurtadan çıksalardı, fil yumurtasının kabuğu ne kadar kalın olurdu!” biçimindeki muhakemesine benzer.

Benim fikrimce, modern bilimin hayat hakkındaki görüşleri tıpkı buna benziyor.

Hayat, insan tarafından yönlendirilen bir değirmendir. Değirmene ilişkin her türlü işlemin aslî maksadı, “öğütme”nin ıslahıdır. Hayata ilişkin her bir teşebbüste de aslî maksat “hayatın geliştirilmesi” olmalıdır. Ve bu aslî maksadı zarara düşmeden bir saniye bile göz önünden uzak tutmak mümkün değildir. Hayata ilişkin muhakemeler ve görüşlerde bu maksat göz önüne alınmazsa, esas muhakeme de yerini kaybeder. Muhakememiz, tıpkı, “Fil yumurtasının kabuğunu delmek için harcanacak barutun kuvveti ve miktarı ne kadar olmalıdır?” şeklindeki muhakemeye benzer.

Hayatı inceleme ve derinden araştırmanın amacı, onun ıslahıdır. İlim ve irfan alanında insanlığa önder olan büyükler de hayata bu açıdan bakmışlardır. Ancak, daha önce de olduğu gibi, zamanımızda da bu esas amacı terk ederek “Hayatın kaynağı nedir? Değirmen neden dönüyor?” konusuyla meşgul olanların sayısı çoktur. Bunların bir kısmı değirmenin suyla döndüğünde ısrar ediyor; diğer bir kısmı ise değirmendeki bu hareketin onun mekanizmasından ileri geldiğini iddia ediyor. Sonuçta, asıl konu giderek değişiyor ve başka bir şey konuşulur hale geliyor. Bir Yahudi ile bir Hıristiyan arasında geçen maceraya dair meşhur bir hikaye vardır: Hıristiyanın biri bir Yahudi ile münakaşa ederken, karşısındakinin saçma sapan sözlerine cevap olarak karşısındakinin kel kafasına “şak!” diye bir tokat yerleştirir ve sonra sorar: “Sesin çıkmasına neden olan şey, senin kafan mıdır yoksa benim elim midir?”

Zamanımızda, din konusu da böyle çözülmemiş bir sorun kisvesine büründü. “Hayat, maddi olmayan bir esir mi, yoksa maddenin özel bir biçimindeki titreşimden mi kaynaklanıyor?” sorusu, eski çağlardan beri tartışılıp duruyor.

Bu tartışmaların sona ermemesinin nedeni, muhakemede asıl maksadın göz önünde bulundurulmamasıdır. Hatta “hayat” kelimesi işitilince, bundan herkesçe bilinen hayat anlaşılmayıp, hemen “Hayatın kaynağı ve kaynaklanma şekli nedir?” soruları bana gelmektedir.

Sadece bilimsel kitaplarda değil, özel sohbetlerde bile, herkes hayatın arzularından, kederlerinden, nefretlerinden, sevinçlerinden vs. bahsetmeyip, hayatın tesadüfün yön verdiği “tabiî kanunlar”la nasıl oluştuğunu tartışıyor. Zamanımızda “hayat” kelimesi idrak, ilim, kudret, sevinç, hayret, eğilim gibi hayatın en önemli niteliklerinden hiçbirisini taşımayan şeylere dayandırılıyor.

“Hayat öyle bir hareket bütünüdür ki, ona karşı direnmek, hayatın zıddı olan ölümü doğurur. Hayat öyle bir olaylar bütünüdür ki, bu olayların birbirini izlemesi ve devamı, “organik varlıklardaki zaman sınırlıdır” fikrini doğurur. Hayat, umumi ve daimi olarak çözülme ve birleşmelerin tek nedeni olan çok yönlü bir alettir. Hayat, derece derece tanımlanan çeşitli cinste dönüşümlerin bir araya gelmesidir. Hayat, hareketteki organikliktir. Hayat, organizmanın kendine özgü faaliyetidir. Hayat, dıştaki ilişkilerin içteki ilişkilere uyum halinde olması demektir.”

Hayatı tanımlamak için söylenen bu sözler incelenirse, görülecektir ki hepsinin ifade ettiği anlam bir diğerinin aynısıdır. Ve bu sözlerle tanımlanan şey ise, herkesin bildiği ve kastettiği hayat olmayıp, belki hayatı ve diğer olayları doğuran çeşitli etken ve etkilerdir. Hayatı açıklama amacı taşıyan sözlerin en önemlisi, “kristaller”dir (moleküller ve molekül toplulukları). Çürüme ve mayalanma gibi olaylar, bunun başlıcalarından sayılmaktadır. Bedenimizi teşkil eden milyonlarca hücrenin hayatı da bu gibi kimyevi olayların etkisi altında meydana gelir; ancak bu hücreler, canlıların başlıca duyusunu teşkil eden iyilik ve kötülük duyusundan tamamen mahrumdur. İşte modern bilim, böylece, kristallerin, protoplazmanın, bitkilerin ve benim bedenimdeki hücrelerin bir takım özel duyularına –ben- de “idrak ve hayrı amaçlamak” duyularıyla birbirinden ayırt edilemeyecek bir şekilde birleşmiştir.- “hayat” adını vermektedir. Hayatın teşekkülündeki bazı şartlar ile hayatın bizzat kendisi üzerine düşünme üzerindeki fark, değirmen ile suya dair düşünmenin arasındaki farkın aynısıdır. Modern bilimlerin hayatın teşekkül şekline ilişkin görüşleri, belki bazı konularda insanlara yararlı olabilir. Fakat, bu gibi şeylerle bizzat hayatı açıklamaya kalkışmak doğru olmadığı gibi, bunlara dayanarak hayata dair verilecek hükümler de hiçbir doğruluk taşımaz.

“Hayat” kelimesi gayet kısa ve gayet açık bir kelime olur, ifade ettiği şey herkesçe bilinmektedir. Dolayısıyla, bu kelimeyi herkesin kullandığı anlamda kullanmalıyız. Bu kelimenin böyle açık ve net olması, diğer kelimeler ile açık ve net bir şekilde tanımlanabilmesinden değil, belki diğer farkların kendisinden kaynaklandığı bir farka esas teşkil etmesindendir. İşte bundan dolayıdır ki, hayat farkından başka bir takım farkları çıkarabilmemiz için hayat kelimesinin herkesin kabul ettiği merkezi anlamını dikkate almalıyız.

Eğer hayat kelimesinin herkesçe bilinen merkezi anlamı kabul edilmeyip, bilimsel tartışmaların sonucunda uygun görülen anlamı kabul edilirse, konu giderek esastan uzaklaşır. Ve nihayet hakiki anlamını kaybederek hakikate büsbütün aykırı bir şekil alır.

Modern bilim, “hücrede, protoplazma veya daha küçük bir inorganik maddede hayat var mıdır?” meselesiyle uğraşıyor. Ancak, biz bundan önce “hücreye hayat sıfatını vermek bizim için mümkün müdür?” sorununu çözmeliyiz. Hücrede özel bir takım haller görerek onun canlı olduğunu kabul ediyoruz. Oysa, merkezi anlamıyla kabul edilen hayat itibariyle, insan ile hücrede görülen hayat büsbütün iki ayrı şeydir ki bunları birbiriyle bağdaştırmak kesinlikle mümkün değildir.

Bütün bedenimizin tamamen hücrelerden oluştuğu keşfediliyor ve şöyle deniyor: Senin bedeninin bir parçası olan bu hücreler, senin nitelediğin sıfatlar ile nitelenmiştir ve tıpkı senin gibi canlıdır. Oysa, benim kendimi mevcut bir hayat olarak hissetmem kendi kendimi bilmemden kaynaklanıyor ki, bu bilme içinde “kendimi bir takım hücrelerin birleşiminden oluşan parçalanmaz bir şahsiyet şeklinde bilmek” de bulunmaktadır.

...




Hiç yorum yok: